En Büyük Timsah

Tuzlu su timsahı Dünya’nın en büyük timsahıdır. Bu timsahların uzunlukları 6 metrenin üzerine çıkabilir.  Tuzlu su timsahları küçük timsah, yılan, balık, kuş yanı sıra, Avusturalyada inek ve benzeri evcil hayvanları da yiyebilirler. Avusturalya sınırlarında yaşayan bu canlılar insanların yaşadığı alanlarda görülebilir.

Cümle Nedir

İnsanların kendilerini karşısındakine ifade etmelerini sağlayan söz dizilerine cümle diyebiliriz. Söz dizileri diğer bir değiş kelime

Kelime Nedir

Kelime yazılı veya sesli olarak ifade ettiğimiz ve bir araya geldiklerinde bir anlam ifade eden sesler ve yazılar topluluğunun birer parçalarıdır diyebiliriz. Daha detaylı anlatımla ifade etmek gerekirse, bu yazdığım her bir cümleyi anlatan söz dizilerine kelime diyebiliriz.

Tabiki cümle nedir sorusu aklınıza takılacaktır. Cümle nedir

Anahtar Nedir

Anahtar, kapalı bir yeri açmak için kullanılan bir parçadır. Örneğin kapıları anahtar ile açarız. Bilgisayarda ise “anahtar kelime” adı ile andığımız şifreler vardır. bu şifreyi yani anahtar kelimeyi girdiğimizde sistemlere giriş yapabiliriz.

Şeker Nedir

Birçok meyve, sap ve köklerin öz suyundan ya da nişastasından çıkarılan, karbon (C), hidrojen (H) ve oksijen (O) den bileşmiş bulunan, beyaz, su da, erir mayalanabilir, tatlı maddelerin genel adı. Kimyasal ad bakımından karbonhidratlar dandır. Karbonhidratlara mono sakkaritler ve disakkaritler sınıf içinde bulunanları, genel olarak şekerleri içine alır (glikoz, levüloz, sakkaroz gibi. Bunlar da, sırasıyla üzüm şekeri meyve şekeri, kamış şekeri adları ile de anılırlar).

Bizim pratikte kullandığımız şeker özellikle Türkiyede, şeker pancarından elde edilen şekerdir. Şeker pancarından şeker, şu yollarla elde edilmektedir:

Şeker pancarı kök kısımlarından kurtarılarak güzelce temizlendikten sonra özel makinelerde ince ince dilimlenir. Bu dilimler 80 - 90C arasında su ile muamele edilir. Bu takdirde şeker eriyerek suya geçer. Karışımı ısıtmaktan maksat, protoplazmayı öldürtmektir. Çünkü şeker canlı hücre çeperlerinden geçemez. Bu takdirde elde edilecek öz su miktarı beklenilenden az olur.

Bu şekilde elde edilen şeker eriyiği daha bir çok yabancı maddeleri ihtiva eder. Bunlardan kurtarmak için karışım kireç sütü ile muamele edilir. Organik asitlerle proteinli maddeler kalsiyum tuzu halinde çöker. Şeker ise kalsiyum sakkarat halinde çözülmüş olarak kalır, ayrılır. Daha sonra karışım içerisinde CO. gazı gönderilir. Aşırı Ca (OH)2 ve kalsiyum sakkarattaki kalsiyum, karbonat teşkili ile çökelir. Eriyikte serbest sakkaroz kalır. Tekrar filterpreslerden süzülür. Süzüntü vakum kazanları içerisinde düşük baskı altında buharlaştırılarak koyulaştınhr. Bu sırada şekerin büyük bir kısmı kristalleşir. Geride kristallenmeden kalan kısım % 50 şeker ihtiva eden Melâs tır. Melastan tekrar şeker elde edildiği gibi fermantasyona uğratılarak alkol de elde edilebilir. Fakat büyük bir kısım fabrika civarında hayvan yemi olarak kullanılır.

Ham şeker kristalleri alınır. Üzerine su veya şeker şurubu püskürtülerek yıkanır. Ve son melâs kısımlarından temizlenir. Sonra şurup haline getirilerek kemik külü ile rengi giderildikten sonra tekrar vakum kazanlarında koyulaştırılarak kalıplara dökülür. Böylece kesme şeker elde edilmiş olur. Yıkanmış ham şeker santrfüje edilerek sıvı kısmından ayrıldıktan sonra sıcak hava ile kurutulursa toz şeker elde edilir. Bu şeker elde edilişi büyük ve modem fabrikalarda yapılmaktadır.

Şeker fabrikaları, kampanya denilen senenin bir kaç ayı zarfında çalışır. Çünkü topraktan sökülen pancarlar derhal istenmelidir. Stok edilirse fermantasyona uğrayarak şeker kısmı bozulur.

Uçak Nedir

Uçak, havada uçabilen bir araçtır. Diğer uçucu araçlardan olan balon, zeplin ve helikopterden ayrılan en önemli tarafı kaldırma kuvvetinin kanatları aracılığıyla sağlanmasıdır.

İlk kontrollü ve güç kullanılarak yapılan sürekli uçuş 17 Kasım 1903 de sabah saat 10:35 de Kuzey Carolina ‘da Kitty Hawk ‘ daki Kill Devill Hill ‘de gerçekleşmiştir. Bu uçuşta Orville Wright (1871-1948) 12 hp’lik zincir-çevirmeli Flier-1 adlı uçağı ile 120 feet’lik mesafeyi saat’te 30 mil hava sürati 6,8 Kmh yer sürati ile 12 saniye boyunca 8-12 feet irtifada yapmıştır. Olayın ilk tanıkları kardeşi Wilbur Wright, dört adam ve bir çocuktur. Bu uçak Washington ‘ da Smithsonian Enstitüsündeki Ulusal Havacılık Ve Uzay Müzesinde bulunmaktadır.

Genel bilgiler
İnsanlarda, kuşlar gibi uçmak arzusunun başladığı çok eski tarihlerden beri yapılan çeşitli uçma girişimleri bir tarafa bırakılırsa asıl anlamda ilk uçuşlar 20. yüzyılda gerçekleştirildi. Yerçekimi kuvvetini mekanik enerjiyle yenme prensibine dayanan uçaklar kısa zamanda hızla gelişti. Planör, helikopter ve otojir tipi uçuş araçları da uçağın havada kalma prensibine dayanır. Kaldırma kuvveti uçan aracın sahip olduğu mekanik enerji vasıtasıyla kanat denilen kaldırma yüzeylerinde meydana gelir. Balon ve zeplinlerdeyse kaldırma kuvveti, havadan hafif gazların hava içinde yükselmesiyle oluşur.
İlk uçuşlarda ancak saatte 20-25 km, 1935’lerden sonra ise yüzlerce km hızlara çıkılabildi. Uçağın havada kat edebildiği mesafe, yani menzili ve çıkabildiği maksimum yükseklik (irtifa) ilk zamanlarda çok düşüktü.
Uçuş mekaniği
Bir cismin havada uçabilmesi için uçuş anında cisme çarpan hava en az cismin ağırlığına eşit bir kaldırma kuvveti meydana getirmesi gerekir. Uçak kanadı düz bir plaka olarak düşünülürse bu kaldırma kuvvetinin meydana gelmesi için, plakanın hareket düzlemiyle (hücum açısı denen) bir açı yapması, yâni hareket yönünde ön kısmının biraz kalkmış olması gerekir.
Uçaklarda ihtiyaç duyulan motor, iniş takımları ve yük taşıma kısımları gibi sebeplerden dolayı uçan kanat tipi uçaklar gelişmedi. Bunun yerine kuyrukları kanada bağlayan ve motor gibi sistemleri taşıyan gövdeli tip uçaklar gelişti. Ayrıca uçağın inip kalkabilmesi için tekerlekleri taşıyan iniş takımları ve uçağın dengesinin sağlanması ve manevra yapabilmesi için düşey kuyruklar eklendi. Uçakta gövde, kanat, iniş takımları, yatay ve düşey kuyruk gibi ana elemanlar meydana geldi.
* Kanatlar
Uçakların en önemli ana elemanıdır. Uçağın kaldırma kuvveti bunlarla sağlanır. Ayrıca iç kısımlarının yakıt deposu olarak kullanılması, motor, silâh ve iniş takımlarının ve küçük kanatçıkların bunlar üzerine yerleştirilmesi kanadın diğer görevlerini teşkil eder.
Kanatların üstten bakıldığındaki şekilleri de değişik değişiktir. Günümüzde kanat şekli uçuş esnâsında pilot tarafından değiştirilebilen süpersonik (ses hızının üstünde bir hızla uçan) uçaklar geliştirildi. Amerikan F-111, Fransız Mirage G8, Rus Mikoyen MiG-23 ve Sukhoi Su-7B ve Avrupa Birliği PANAVIA’nın MRCA Tornado uçakları bu tipten uçaklardır.
Kanatların içi dolu olmayıp tesir eden kuvvetleri karşılamak için bir iskeletten ibarettir. Bu iskeletin dışı profile uygun bir şekilde kaplanarak içi yakıt deposu olarak kullanılır.

* Gövde
Gövde esas olarak kanatla kuyruğu birbirine birleştirmesi görevi yanında çeşitli yardımcı sistemleri ve pilotu, bâzı uçaklarda iniş takımlarını, yolcuları, motorları ve silâhları taşımak gibi görevleri de vardır. Uçağın kullanıldığı yere ve şartlara göre değişik gövde şekilleri kullanılır. Meselâ deniz uçaklarının gövdesi denize inip kalkmaya elverişli bir şekilde yapılır.
* Kuyruk
Uçağın dengesini sağladığı gibi sağa sola dönme, burun aşağı veya yukarı gelecek şekilde yunuslama ve dalış, tırmanış hareketlerini de sağlar. Uçağın boyuna, enine ve düşey eksenler etrâfında dönme hareketleri özel adlar taşırlar. Sağa veya sola yatış dönme hareketine yalpa, uçağın burnunun aşağı veya yukarı dönmesi yunuslama, dikey eksen etrâfındaki sağa veya sola dönme hareketine ise dönme denir.
İniş takımları
Uçağın yere inmesini, yerden kalkmasını ve yerdeki hareketlerini sağlamak için iniş takımları kullanılır. Uçağın kara ile irtibatı tekerlek ile, denizleyse kayık ve uçak gövdesiyle sağlanır. İkisi ana, biri yardımcı olmak üzere iniş takımları üç tekerlekli yapılır. Yardımcı iniş takımı uçağın burun veya kuyruk kısmında bulunur ve uçağa yerde yön vermede ve ana iniş takımlarının yüklerini taşımada yardım eder.
Üç tekerlekli iniş takımlarında ana tekerlekler kanatlarda, yardımcı tekerlek ya burunda veya kuyruk kısımda olabildiği gibi çok tekerlekli ağır nakliye ve yolcu uçaklarında ana tekerlekler dört grup hâlinde gövdenin içine arka arkaya yerleştirilir. Meselâ Boeing 747 yolcu uçağının 16 ana, 2 yardımcı olmak üzere 18 tekerleği vardır. Uçakların hızı ve iniş takımlarının ebadı arttıkça aerodinamik dirençleri de çok artar. Bu durumda iniş takımları uçuş esnâsında katlanarak kanat veya gövde içine saklanır.
Uçakların sınıflandırılması
Kullanıldıkları yerlere, gâyelere göre üzerinde taşıdığı motorlara göre, şekillerine göre ve daha pekçok kritere göre uçakları tiplere ayırmak mümkündür. Kullanılma yeri açısından ana olarak askerî ve sivil uçaklar olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Askerî uçaklar da gâyelerine göre avcı uçağı, bombardıman uçağı, önleme, keşif, nakliye uçağı gibi tiplere sâhiptir. Her tipteki uçağın kendine has yapı, ebat ve manevra özellikleri vardır. Sivil uçaklar da kendi aralarında yolcu, nakliye, ilâçlama, araştırma uçağı vb. gibi çeşitli gâyelerde kullanılacak şekilde değişik ebat ve özelliklerde yapılır.
Son zamanlarda gelişen savaş teknolojisi neticesinde ortaya çıkan bir uçak tipi de pilotsuz uçaklar yani insansız hava araçlarıdır. Elektronik haberleşme cihazlarıyla ya yerden pilot kontrolünde veya otomatik kontrol sistemleri yardımıyla kendi kendine uçarak, maliyeti pilotlu uçaklara göre düşürmektedir.

Türkiye’de uçak sanayii
Dışardan alınan uçaklarla başlayan Türk Havacılığı, zamanla gelişerek tamâmen kendi îmâlâtı olan uçakları kullanır hâle geldi. 1913’te Teğmen Nuri Bey’in Edirne-İstanbul uçuşu, 1914’te Yüzbaşı Sâlim ve Kemâl Beyin İstanbul-Kahire Seferi, 1924’teki İstanbul-Ankara yolcu taşımacılığı bu gelişmenin kayda değer belirtileridir.
1925 yılında kurulan Kayseri Tayyare Fabrikası’nın ardından bir sene sonra Eskişehir Tayyare Tamir Fabrikası hizmete açıldı. Kayseri’de hava avcı uçakları ve Fledgling eğitim uçaklarının îmâlâtı gerçekleştirildi. Aynı yıllarda îmâlâta başlayan Türk Hava Kurumu Planör Fabrikası 1938-39 yıllarında 150 adet planör îmâlâtı yaptı. Bir inşaat müteahhidi olan Nuri Demirağ’ın İstanbul-Beşiktaş’taki uçak fabrikasında Nu. D. 36 ve Nu. D. 38 tipi uçaklar imâl edildi. 36 tipi iki kişilik bez bir eğitim uçağıydı. 38 tipi ise 6 kişilik tamâmen mâdenî bir uçaktı. 1942’de Etimesgut’ta açılan Türk Hava Kurumu Uçak Fabrikası, 1954’te Makina ve Kimya Endüstrisine devredilerek kapandı.
1980’lerden sonra tekrar gündeme gelen uçak îmâlâtı, (kurulan TUSAŞ şirketinin Amerikan şirketleriyle ortak çalışması neticesinde) F-16 avcı uçağının ve motorunun Türkiye’de îmâl edilmesi husûsunda önemli gelişmeler kaydetti. Bir kısmı îmâlât ve bir kısmı da montaj olmak üzere gövdesi Ankara’daki, motoru Eskişehir’deki TUSAŞ fabrikalarında ortak olarak yapılmaya başlandı.

Desibel Nedir

Sesin siddeti desibel (dB) cinsinden ölçülür. “0″ desibel insan kulaginin isitebilecegi en düsük ses olarak kabul edilir. “180″ dB ise roketin firlatilis aninda çikardigi ses olarak ölçülür. Desibeller logaritmik olarak artar ve azalir. Bu su anlama gelir. 20 dB, 10 dB’den 10 kat daha siddetlidir. 30 dB, 10 desibelden 100 kat daha siddetlidir.

Yaklasik ses Örnek seviyesi (dB)

SES SEVIYESI (dB) BILINEN SESLER
0 dB Insan kulaginin duyabilecegi en düsük ses

30 dB Fisilti, sessiz konusma

50 dB Yagmur düsüsü, sessiz ofis, Buzdolabi, Havalandirma

60 dB Bulasik makinesi, Dikis makinesi, normal bir konusma.

70 dB Yogun trafik, elektrikli süpürge, saç kurutma makinesi

80 dB Çalar saat, Metro ;fabrika gürültüsü

90 dB Tiras makinesi, Kamyon trafigi, Çim biçme makinesi

100 dB Kar araci, çöp kamyonu, müzik seti

110 dB Rock konseri,elektrikli Testere

120 dB Uçagin havalanisi, gece klüpü

130 dB Delici çekiç

140 dB Av tüfegi, Hava hücum uyari sistemi

180 dB Roket firlaticisi

Desibeller Kulagimi Etkilemeden Ne Kadar Yüksek Olabilir?
Uzmanlar 85 desibel üzerindeki sese sürekli maruz kalmanin tehlikeli olabileceginde anlasmislardir.

Ses Sinyali Nedir

Ses Sinyali (Audio), yine en basit tanımlamasıyla, sesin “elektriksel formu”dur. İnsan kulağı tarafından algılanamaz. Ses sinyali, sesin kaydedebilmesi, uzak mesafelere iletebilmesi ve saklanıp yeniden üretebilmesi için bir “çevirimden geçmiş” halidir. Analog ve Dijital olmak üzere iki çeşittir. Analog ses sinyali, sesin birebir kopyalanmış (tespit edilmiş) biçimidir. Dijital ses sinyali ise ‘analog ses sinyalinin’ birim zamanda belli örnekler alınması ve örneklerin sadece 1 ve 0’lardan oluşan bir koda dönüştürülmesiyle elde edilmiş sayısal biçimidir. Kulağımız ne analog ne de digital ‘ses sinyalini’ duyamaz. Sesi duyar. Doğada iken bu konuda bir problem yok. Ancak sesi kaydetmek, iletmek ve saklayıp yeniden üretmek istediğimizde onu “ses sinyaline” çevirmek ve duymak istediğimizde yeniden “sese” dönüştürmek zorundayız.

Bir odadasınız ve sağ tarafınızda bir kapı kapanıyor. Bu ses bilgisini beyninize önce sağ kulağınız aktarır, bir saniyeden daha kısa süre sonra ise sol kulak bilgi yollar. Kulaklarımız arasındaki mesafeye bağlı olan bu zaman farkı son derece azdır ancak bu gecikme sayesinde beyin, sesin sağdan geldiğini algılar. Eğer iki ardışık ses, kulaklara 1-30 milisaniye arasındaki bir zaman farkı ile ulaşırsa ikinci ses algılanamaz. Yukarıdaki örneğimizde beyin çok çok kısa bir süre (saniyenin binde biri gibi) için sol kulağı “kapatacak” ve böylece sesin konumlandırmasını yapacaktır.
Ses Seviyesi Farkı

Sesler kulaklarımıza kaynaklarından çıktıkları güçle (ses seviyesi ile) ulaşamaz. Yolları üzerindeki engeller zayıflamalarına sebep olur. Ayrıca kulak kepçesinin ve başın şekli; saçların, giysilerin ses dalgalarını yumuşatma/zayıflatma etkisi gibi faktörler de sesin yönünü belirlemekte etkili olur. Yine kapı örneğimize dönersek sağ kulak sol kulağa göre kapının kapanma sesini daha doğrudan algılayacaktır. Yani bu örnekte, sesi sağ kulağımızla daha yüksek duyarız.

Doğada seslerin yönünü, çıkış kaynaklarının konumunu ve kaynağın bulunduğu ortamı bu iki parametre ve akustiğin prensipleri sayesinde algılarız. Bir başka deyişle, sesin kaynaktan çıktıktan sonra nereden, ne kadar yansıdığı ve soğurulduğu (yansımadığı, emildiği) onun yönünü ve şiddetini anlamamıza yardım eder. Örneğin bir konser salonunda müzik bize sadece doğrudan sahneden değil konser salonun duvarlarından ve tavanından yansıyan sesler şeklinde de ulaşır. Müziğin tadına varmamızı sağlayan da konser salonunun bu “gerçek” akustik ortamı içindeki ses dağılımıdır.

Hi-End sistemler bu gerçekliği mümkün olduğunca özgün haline yakın biçimde yeniden üretmeye çalışır. Burada asıl amaç kaydı mümkün olduğunca gerçeğe yakın yapmak ve yeniden üretmektir. 1990’ların başında sinema salonlarında devreye giren, bir süre sonra da evlerde kişiye özel hale gelen çevreleyen ses fikri de aynı mantıktan yola çıkar ancak bu mantığı dijital teknolojinin olanakları ile birleştirir.

Stereo bir sistemde her hoparlörden çıkan ses iç kulağımıza ulaştığında beraberinde oda akustiğinden ve başımızla kulak kepçelerimizin fiziksel özelliğinden doğan bir dizi ardışık ses dalgaları da getirir. Bu dalgalar bir anlamda sesi “boyutlandırır”. Biraz daha açarsak, beyin bu ardışık dalgalar sayesinde sesleri konumlandırır ve bir konser düzeninde olduğu gibi, müzisyenlerin bir sıra halinde önünüzde çaldığı bir ses alanı yaratır.

En basit haliyle çok kanallı ses sistemlerinin dayandığı temel mantık ise, stereo sistemlerde olduğu gibi sadece ana sesleri bir sıra halinde önümüzde oluşturmak değil, bize orada olma hissini veren ortam seslerini de “etrafımızda” yeniden üretmektir. Bu da aynı anda farklı kaynaklardan farklı seslerin verilmesi ile mümkün olur. Filmlerde oyuncuların diyaloglarının merkezdeki hoparlörden, ses efektlerinin de uydu (arka ya da yan) hoparlörden verilmesi gibi.

Konser salonu örneğinde olduğu gibi bir stereo ses ya da ev sinema sisteminden gelen sesleri dinlerken kulaklarımız hem her hoparlörden çıkan doğrusal sesleri, hem de onların oda yüzeylerinden ya da eşyalardan yansımalarını algılar.

Doğrusal ve yansıyan seslerin kombinasyonu, hoparlörün ve sizin konumunuza bağlı olarak, sistemdeki her bir hoparlör için “kendine has” tır. Şöyle de diyebiliriz, sistemdeki her bir hoparlörün bir ses imzası vardır. Beynimiz bu farklı imzaları bir araya getirerek, odanın boyutları, akustik özellikleri, hoparlörlerin pozisyonu ve orijinal sesin yansımaları ile ilgili “üç boyutlu bir ses haritası” çıkarır. Bize “orada olma hissini” veren işte bu formüldür.

Ses Nedir

Ses (Sound), çok teknik detaylara girmeden ve en basit haliyle, “kulağımızı uyaran ve bu yolla beynimizde duyumlara yol açan etkiler” şeklinde tanımlanabilir. İnsan kulağının algılayabildiği ses herhangi bir kaynağın yarattığı titreşimden doğar, bir taşıyıcı aracılığıyla iletilir ve kulak ile beyin tarafından algılanır. Buna göre bir sesin varolabilmesi için, bir ses kaynağının (beyni ve kulağı uyarabilecek nitelikteki etkenler), bir alıcı sistemin (bu durumda kulak ve beyin) ve bir iletici ortam (etkenlerin ses kaynağından alıcı sisteme kadar kulağı uyarmaya yetecek şiddette iletilmesi gerekir.) Bu ögelerden herhangi biri yoksa ses de yoktur.

Işık Nedir

 Işık, görmemize olanak veren bir enerji biçimidir . Saniyede yaklaşık 300 bin kilometre hızla, dalgalar halinde yol alır . Güneş en önemli ışık kaynağıdır . Güneş ışığı olmadan dünyada hiçbir canlı yaşayamaz. Dünyayı ısıtan, besinlerin üretilmesini, solumamız için gerekli havayı sağlayan Güneş ışığıdır . Yakıtların oluşması da Güneş ışığına bağlıdır . Bundan milyonlarca yıl önce ölen bitkiler Güneş ışığının enerjisini depolamıştı. İnsanlar bugün petrol, kömür ve doğal gaz yaktığında bu depolanmış enerjiyi kullanmaktadırlar . Elektrik ışığı yapay bir ışık kaynağıdır . Ama doğal ya da yapay her türlü ışık atom denen parçacıklardan gelir . Atomlar enerji yüklüdür . Enerji parçacıklarına foton denir . Işık, elektromanyetik ışınım (radyasyon) üreten fotonlardan oluşur . Işık görülebilir . Oysa radyo dalgaları ve X ışınları gibi öteki elektromanyetik ışınım türleri gözle görülemez.

Işık , maddenin fiziksel yapısındaki atomik etkileşim sonucu meydana gelen , ışıyan bir enerji türüdür . Kaynağından çıktıktan sonra bütün yönlere dağılır ve dalgalar şeklinde ilerler .

Herhangi bir dalganın iki temel özelliği dalga boyu ve frekansıdır . Dalga boyu , birbirine komşu iki dalganın tepe noktaları arasındaki mesafedir . Frekans ise belli bir noktadan belli bir zaman birimi içinde geçen dalga adedidir . Dalga boyu ile frekansın çarpımı ışığın yayılma hızını verir . Işığın dalga boyu , mavi ışık için yaklaşık 380 nanometre , kırmızı ışık için 760 nanometre’ye kadar uzanır . Işığın frekansı ise 600 milyar adettir . Bu ifadeye göre ışığın saniyede 600 milyar defa yanıp söndüğünü söyleyebiliriz . Yayılma hızı ise saniyede yaklaşık 300.000km’dir . Bu ölçüler yaklaşık boşluk ortamı için geçerlidir . Daha yoğun ortamlarda bu ölçüler değişir .

Herhangi bir objenin görülebilmesi için ya kendisinin bir ışık kaynağı olması ya da üzerine düşen herhangi bir ışığı yansıtması gerekir . Işık kaynağı olmayan cisimler özelliklerine göre kendi üzerlerine düşen ışınların bir kısmını az veya çok yansıtırlar .

Fotoğraf söz konusu olduğunda , ışığın dört temel özelliği vardır . Bunlar , parlaklık , yön , renk , kontrasttır. Işık ayrıca üç ana şekilde de incelenebilir . Direk ışık , yansıyan ışık , filtrelenmiş ışık . Pratik olarak ise iki tip ışık vardır , doğal ve yapay ışık .

1. Parlaklık : Parlaklık , ışığın yoğunluğunun ölçüsüdür . Bir pozometre yardımı ile ölçülür . Pozu belirler , kameranın elde mi tutulacağına , sehpaya mı bağlanacağına karar vermekte yardımcı olur . Fotoğrafın rengini ve atmosferini belirler . Parlaklık , kar ile kaplı alanlar ve buzullarda görülebilicek şiddetten , yıldızsız bir gecenin karanlığına kadar farklılıklar gösterir . Sadece pozu etkilemez , fotoğrafın renk yorumunu da belirler . Parlak ışık genellikle , sert , ama her zaman gerçekçidir . Loş ışık ise daha gevşek , dinlendirici ve gizemlidir .

Yüksek yoğunluklu aydınlatma , konuları daha yüksek kontrastlı ve renklerini daha parlakmış gibi gösterir . Loş ışık ise bunun tersi bir etki yapar . Böylelikle ışığın yoğunluğunu değiştirerek fotoğrafçı ürettiği görüntünün uyandırdığı duyguları ve atmosferi de kontrol eder . Dış çekimlerde eğer ışığın şiddeti çok fazla ise bir gri filtre yardımıyla ışığın şiddeti kontrol edilebilir . (Nötr yoğunluk filtresi “ND”) Bu tür çekimler özellikle açık diyafram kullanılması gereken durumlarda yapılır .

İç mekan çekimlerinde konu düzlemindeki aydınlanmanın şiddeti , konu ile ışığın kaynağı arasındaki mesafeye bağlıdır ve en azından teorik olarak bilinen şu fizik kuralı geçerlidir . Aydınlanmanın şiddeti , konu-ışık kaynağı mesafesinin karesi ile ters orantılı olarak artar veya azalır . Daha pratik terimlerle ifade etmek gerekirse , ışık kaynağı-konu mesafesini “2″ misli artırırsanız konu düzlemindeki aydınlanmanın şiddeti 1/4′e düşer . Mesafe “3″ misli artırılırsa , şiddet 1/9′a düşer .

Ancak bu kural sadece noktasal ışık kaynaklarında geçerlidir . Civarda yansıtıcı yüzey olmamalıdır . Örneğin , yansıtıcı bir tasa sahip bir fotoğraf ampulünde bu kural kısmen geçerlidir . Yansıyan ışığın miktarı arttığında kuralın geçerliği de yavaş yavaş kaybolur . Duvarlar ve tavandan yansıyan ışık bu kurala göre hesaplanmaz .

Flüoresan ampulü gibi çizgisel ışık kaynaklarında ise bu kural tamamen geçersiz olup , bu durumda aydınlatmanın şiddeti mesafeyle doğru orantılı hale gelir . Yani konu-ışık kaynağı mesafesi “2″ misli artırılırsa , aydınlanmanın şiddeti yarıya düşer .

2. Yön : Düşen ışığın yönü , gölgelerin pozisyonunu ve yoğunluğunu (miktarını) belirler . Bu durumda ışığın 5 türünden söz etmek mümkündür .

2.1.Cephe(Önden) Işığı : Işık kaynağı az veya çok kameranın arkasındadır . Kontrastlık , başka aydınlatma şekillerine oranla daha düşüktür . Renkli fotoğraf için temel bir avantaj sayılabilir . Cephe ışığı aynı zamanda en düz ve en yassı etkiyi verir . Çünkü gölgeler tamamen veya kısmen objenin arkasındadır ve objektif tarafından görülmezler . Doğru renkler almak için cephe ışığı tavsiye edilse bile bu ışıkta hacim ve derinlik etkisinin en az seviyede olduğu bilinmelidir . Yüzde yüz cephe ışığı çok enderdir . Çünkü ister fotoğrafçının arkasındaki güneş , ister makinenin üzerine takılı flaş olsun , optik eksenden biraz kaçık olunca objenin bir yanında ince gölgeler belirmeye başlar . Gerçek cephe ışığı için en iyi kaynak ring flaşlardır . Çünkü objektifi kuşatan bu halka biçimindeki lamba gerçekten gölgesiz görüntü verir .

2.2.Yanal Işık : Işığın kaynağı konunun yan tarafındadır . Ön taraftan ziyade hafifçe arkaya kaymış durumdadır . Üç boyutluluk izleminin ve renk veriminin iyi olması için sıkça başvurulan bir aydınlatma şeklidir . Yan ışık , kullanılması kolay bir şekildir ve daima iyi sonuç verir .

2.3.Ters Işık : Işık kaynağı az veya çok konunun arkasındadır ve onu arkadan aydınlatır , gölgeler kameraya doğru uzar . Diğer aydınlatma şekillerine göre konu kontrastı daha yüksektir . Bu özelliği ters ışığı renkli fotoğraf için çok uygun olmadığını gösterir . Diğer taraftan bütün diğer aydınlatma şekillerine göre daha inandirici bir mekan ve derinlik hissi verir . Renkli çalışan fotoğrafçılar ters ışığı kullanımı zor fakat iyi kullanıldığı zaman insani ödüllendiren bir şekil olarak düşünürler . Hemen hemen değişmez bir biçimde ters ışık kullanımı olağanüstü güzellikler ve ifadeler dünyasının kapısını aralar . En dramatik ışık formudur . İfadeyi ve atmosferi kuvvetlendirmede eşsizdir .

2.4.Tepe Işığı : Işık kaynağı az çok konunun üzerindedir . Diğer aydınlatma şekilleri arasında en az fotojenik olanıdır . Çünkü düşey yüzeyler doğru renk verimi için yeterince aydınlanmazlar . Gölgeler çok küçüktür ve derinlik ifadesi veremeyecek şekilde görüntüde yer alır . Dışarıda bu tipik öğle güneş ışığıdır . Fotoğrafa yeni başlıyanlarca parlak ve güzel bulunduğu için tercih edilir . Deneyimli fotoğrafçılar dış çekimler için uygun zamanın güneşin nispeten alçakta olduğu sabah erken ve öğleden sonraki geç saatler olduğunu bilirler .

2.5.Alttan Gelen IŞık : Az çok konuların alttan aydınlatıldığı şekildir . İyi kullanılması zordur .

3. Renk : Bir radyasyon kaynağından yayılan ışık homojen değildir . Aksine 380 ile 760 nanometre arasında değişen dalga boylarına sahip farklı renklerin yaklaşık olarak eşit miktarda karışımından meydana gelmiştir . Bütün dalga boyları müzikteki akorda benzer bir şekilde birbirleri ile uyum halindedir . Ancak kulağın müzükteki bir akoru dinlediğinde içerdiği notaları ayırt edebilmesine rağmen , göz gördüğü akkor halindeki beyaz ışığın içindeki dalga boylarını teker teker ayırt edemez . Renkli fotoğraf söz konusu olduğunda bu oldukça önemli bir faktördür . Çünkü göze beyaz görülmesine rağmen gerçekte beyaz olmayan ve renkli film tarafından da gerçek halleri ile kaydedilen birçok ışık türü vardır . Renkli film , ışığın spektrum yapısı içindeki farklılıklara , göze göre çok daha duyarlılık gösterir . Bu yüzden filmi etkileyen ışık onun dengelendiği ışıktan farklı ise sonuçta ortaya çıkan renkli dialarda belli bir yöne doğru renk sapması görülücektir . Bunu kanıtlamak amacıyla şöyle bir test yapılabilir . Üzerinde çeşitli renkler bulunan bir test kartının güneş ışığı altında , kapalı gök ışığı altında , akkor flamanlı lambadan yayılan ışık altında ve flüoresan ışığı altında fotoğraflarını çekelim . Filmin dengelendiği ışığın dışındaki türlerde renklerin doğal dışı ve farklı göründüğü fark edilicektir .

Renkli filmler belli bir tür ışıkta doğru renk vermek için tasarlandıklarından , gözümüz de beyaz zannetiği ışığın içindeki küçük farklılıkları algılayamadığından , doğru renk elde edebilmek için doğru filmin , doğru ışıkta kullanılması gerekir . Bu nedenle ışığın belli bir sınıflandırmaya ve birimlendirmeye tabi tutulması gerekir . Bu amaçla hazırlanan cetvele Kelvin Skalası adı verilir .

Kelvin Skalası adını İngiliz fizikçi W.T.Kelvin’den almıştır . Işığı renk ısısı türünden ölçer . Sadece akkor ışık kaynaklarında uygulanır . Kelvin skalasının başlangıç noktası mutlak “0″ yani -273 derecedir . Bir demir parçasını ısıttığımızda ısının miktarına bağlı olarak ışık yaymaya başladığını biliriz . Bundan yola çıkarak 1000 dereceye kadar ısıtılmış bir demir parçasının yaydığı kırmızımsı ışık için 1237K derecesi tanımlaması yapılabilir . Herhangi bir ışığın renk ısısı , siyah gövde radyatörü adı verilen ve bir tarafında delik bulunan içi boş metal bir kürenin tanımlanacak ışık ile aynı renge gelene kadar ısıtılıp santigrat cinsinden ölçülen derecesine 273 rakamının ilave edilmesi ise bulunur . Bulunan bu rakam incelenen ışığın “K” derecesidir . Bu noktada renklerden bahsederken sanatçıların tanımlamalarıyla fizikçilerin tanımlamaları arasındaki tersliğe dikkat çekilmelidir . Sanat çevrelerinde kırmızı ve komşusu olan renkler sıcak , mavi ve komşusu olan renkler soğuk diye tanımlandıkları halde , fizikçiler Kelvin Sklasında da görüleceği gibi , kırmızı grubu soğuk , mavi grubu ise sıcak tanımlarlar . Fizikçiler için koyu kırmızımsı ışık 1000K civarında olurken , mavi kuzey göğünden yayılan ışık 27000K civarında olabilir . Tabi bu hiçbirzaman göğün o bölümünün 27000 dereceye kadar ısındığı için o rengi yaydığı anlamına gelmez .

Kelvinmetrenin ancak renk düzeltme filtre seti ile birlikte olduğunda bir anlamı vardır . Tek başına bir işe yaramaz . Kelvinmetre ancak konunun genelini aydınlatan ışıkta bir uyumsuzluk var ise düzeltilmesinde yardımcı olur . Konu içinde oluşmuş yerel renk sapmalarını düzeltmekte yararlı olamaz . Birinci tür kırmızı ve mavi , ikinci tür kırmızı , mavi magenta yeşil dengesini veren kelvinmetreler vardir .

Bazı Işık Kaynaklarının “K” Cinsinden Renk Isıları

Mum Alevi , 1500K
100 Watt genel amaçlı ampul , 2850K
500 Watt profesyonel tungsten ampul , 3200K
El flaşı , 6200-6800K
Sabah ve öğleden sonra gün ışığı , 5000-5500K
Öğlen güneşi mavi gök beyaz bulutlar , 6000K
Sadece mavi gök ışığı (gölgedeki konular) , 10000-12000K
Berrak mavi kuzey göğü , 15000-27000K

Kelvin değerleri sadece akkor ışık kaynakları için geçerlidir . Diğer kaynakların renkleri benzeştirme yolu ile bulunmuş değerlerdir . Ancak bu konuda işler biraz daha karışıktır . Çünkü renk ısısı sadece ışığın renginin ölçüsüdür . Fakat o ışığın spektrum yapısı hakkında bilgi vermez . Önceden belirtildiği gibi aynı renk ısısına sahip fakat birbirinden farklı beyaz ışıkların varlığı söz konusudur . Bu tür ışıklar renk ısıları aynı olmakla beraber spektrumları farklı olduğundan renkli film üzerinde de farklı sonuçlar verirler . Ancak Kelvinmetre bu spektrum farkını gösteremez yani beyaz ışığı analiz edemez .

Akkor ışık kaynakları tarafından yayınlanan ışınlar , siyah gövde radyatörü tarafından yayılan ışınlarla spektrum yapısı bakımından büyük benzerlik gösterirler . Siyah gövde radyatörü de bütün renk ısı ölçümlerinin temelini oluşturur .

Spektrum : Kelvin Skalasını incelerken bahsettiğimiz spektrum kavramını biraz daha açmak sanırım yerinde bir karar olucaktır . Beyaz olarak algılanan ışık homojen bir ortam olmayıp , farklı dalga boylarının karışımından meydana gelmiştir . Bu dalga boyları birbirlerinden görsel olarak ayrılabilirler . Bu işi gerçekleştiren cihaz bir prizma yada bir spektroskoptur . Sonuçta ortaya spektrum adı verilen ve ışığın içindeki farklı dalga boylarının her birinin farklı bir renk bandı olarak görüldüğü bir ışık kuşağı ortaya çıkar . Spektrumun en bilinen örneği gökkuşağıdır . Gökkuşağı renkleri , güneş ışınlarının , havada asılı bulunan çok fazla miktardaki su damlacığına çarparak kırılıp yayılmasından kaynaklanır . Klasik Newton spektrumu yedi farklı rengi tanımlar ; kırmızı , turuncu , sarı , yeşil , mavi , mor , eflatun .

4. Kontrast : Bir ışık kaynağının yaydığı ışığın konu üzerindeki kontrastını belirleyen faktörler öncelikle konu-ışık kaynağı mesafesi ve ışık kaynağının konuya göre etkili yada geçerli boyudur . Konu-ışık kaynağı mesafesi arttıkça yada ışık kaynağının konuya göre etkili yada geçerli boyu azaldıkça ışık kaynağının yaydığı ışınlar birbirlerine paralel hale gelirler . Bu da ışık ve yarattığı gölge arasındaki yoğunluk farkının artmasına ve ışık-gölge arasındaki geçiş bölgesinin daralmasına yol açar .

Güneş , dünyaya oranla oldukça büyük olmasına karşın çok uzak bir mesafede bulunduğundan noktasal ışık kaynağı konumundadır . Bu da güneşten gelen ışınların birbirine paralel olmasını sağlar . Ancak bulutlu havalarda güneş artık yalnızca bulutları aydınlatmaktadır . Bu durumda büyük yada geniş bir ışık kaynağı konumuna gelen bulutlar , yeryüzündeki konuları her yönden aydınlattığı ve yeryüzüne olan mesafesi de az olduğundan daha yumuşak görüntülerin oluşmasını sağlar .

Görme Duyusu

Konunun tam bu noktasında , insan gözünün özelliklerinden de bahsetmeliyiz . Işığı nasıl gözüyoruz , evreni algılamamıza yardımcı olan gözümüzün çalışma mekanızmaları ve beyin olan iletişim trafiği . Aslında bütün duyular arasında görme duyusu insan için özel bir öneme sahiptir . Beyin korteksinin üçte biri ve beyindeki ileti yollarının neredeyse %40’ı görme sistemine aittir .

Görme duyusu sadece ışığı ve renkleri algılayan bir araç değildir . Görme duyusuyla farklı uzaklıklar ve üç boyutlu uzay da algılanır . Göz boşluğunda bulunan göz küresi, çevresindeki yağ dokusuyla desteklenmiştir . Göz küresi altı adet kasla göz boşluğuna bağlı olup bu kaslar göz kürelerinin hareket etmesini sağlar . Göz küresinin en dışında bulunan beyaz renkli sklera tabakası göz küresine sağlamlık ve biçim veren tabakadır .

Bunun ön tarafı saydamdır ve kornea adını alır . Kornea tabakasından göze giren ışık mercek tarafından kırılarak gözün içini döşeyen retina tabakasına düşer ve burada elekrik akımına dönüştürülerek görme siniri aracılığıyla beyindeki görme merkezine iletilir.